Derya Çelikay Öztürk

Tarih: 16.01.2026 12:47

Ve Hiç Beklenmedik Bir Anda Çalar Kapını: Ölüm!

Facebook Twitter Linked-in

Mevsim kışa döner sanki. Ağaçlar son yapraklarını haşin rüzgârlara bırakırken, insanlar da birer birer bu dünya denen iki kapılı handan gerçek yurtlarına doğru yol alır. Sessizce… Geri dönmemek üzere.

Ölüm.
Bir çırpıda söylenen,çok kısa; lakin bir o kadar ağır ve insanın içini buz edip acıtan bir kelime. İnsanı ürküten, kaçmak isteyip de kaçamadığımız o tek gerçek…

Nice sözler söylenmiş, nice şarkılar yazılmış, şiirler, ağıtlar yakılmıştır onun için. Çünkü ölüm, giden için susuşsa da kalanlar için tarifsiz bir ayrılıktır. Ölen hiçbir şey anlamazken, asıl yük biz kalanların omzuna biner.

Eksilen sofralar, yarım kalan cümleler, bir daha çalınmayacak kapılar kalır geriye. İşte bu yüzden ölüm, yaşayanın yüreğine ağır gelir.

Oysa ölümü sıkça hatırlamak gerekirken; dünya telaşı, menfaatler, hırslar bizi o kadar meşgul eder ki hem huzurumuzu hem de hayatın tadını kendimiz bozarız.
 “Sonra yaparım, yarın söylerim” dediğimiz ne varsa, ölüm hepsini susturur.

Giden, yüklerini de alıp gider.  Kırgınlıklarını, küskünlüklerini, söylenememiş sözlerini, ahlarını… Hepsiyle birlikte hesaba yürür.

Kalan ise bir an durur, “İşte dünya, ne de boş,” der.
Ama çok geçmeden yine aynı dünyaya döner; aynı hırslara, aynı kırgınlıklara, aynı kinlere…

Karacaoğlan’ın dizeleri düşüverdi birden aklıma:

Ölüm ardıma düşüp de yorulma
Var git ölüm, bir zaman da yine gel
Akıbet alırsın, komazsın beni
Var git ölüm, bir zaman da yine gel

Karacaoğlan der ki konup göçerken
Ecel şerbetini tas tas içerken
Yine buldum beni senden kaçarken
Var git ölüm, bir zaman da yine gel

Ne kadar insanca bir yakarış…
Biraz daha zaman istemek.
Biraz daha yaşamak, biraz daha sevmek.

Hayatımda rol oynamış onca karakter birer ikişer dünya sahnesinden çekilirken; kimi çocukluğumdan, kimi gençliğimden bir parçayı daha alıp götürüyor.
Büyük bir hüzünle fark ediyorum ki işte tam da böylesi zamanlar, büyüdüğümü ve ölümün hep başkalarına uğrayan bir misafir olmadığını hatırlatıyor.
Bir gün bize de uğrayacağını sessizce kabullendiriyor.

Ölümün o soğuk yüzü bir tokat gibi vuruyor her birimize.
Sözün bittiği yerdeyiz.
Sözün gittiği yer: Ölüm.

Hayattayken bilin; hayatınıza dokunan insanların kıymetini.
Çünkü “yarın” dediğimiz şey, çoğu zaman bir temenniden ibaret.
Bir saniye sonrasına bile hükmedemediğimiz bir nefesle yaşıyoruz.
Görmediğimiz bir mikropla yerle yeksan olabilen bedenlerimizle, sanki dünyanın sahibiymişiz gibi davranıyoruz.

Oysa biz bu âleme sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmemiş miydik?!

Belki de ölüm, sandığımız kadar düşman değildir.
Bize hayatı kıymetli kılan, sevgiyi aceleye getiren, insanı insan yapan en sahici hatırlatmadır.

“Sonra” demememiz, kırmamamız, ertelemememiz içindir.
Ölüm vardır diye sevmek değerlidir.
Ölüm vardır diye bir söz, bir bakış, bir selam anlam kazanır.
Ölüm vardır diye insan, elindekinin emanet olduğunu anlar.

Giden gider…
Ama bize bir şey bırakır:
Hatırlamayı.
Şükretmeyi.
 Ve hayattayken kıymet bilmeyi.

Belki de asıl mesele, ölümü düşünerek yaşamak değil;
ölüm gelmeden önce gerçekten yarın ölecekmişiz gibi yaşayabilmektir.
İncitmeden, kibirlenmeden; sahip olduklarımızla değil, paylaştıklarımızla var olabilmektir.

Ve gün gelir, ölüm kapımızı çaldığında…
Ardımızda kırık dökük değil; biraz dua, biraz güzel söz, biraz da “iyi ki” bırakabilmektir.

İşte o zaman ölüm, ürkütücü olmaktan çıkar.
Ve hayat, anlamını bulur.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —