Menü Haberler - Artı5TV
Salih Altınışık

Salih Altınışık

Tarih: 28.03.2026 21:15

Türkiye’nin Sert Gerçeği

Facebook Twitter Linked-in

Türkiye’nin Suriye sahasında izlediği politika da bu çerçevede yalnızca bir dış politika tercihi değil, aynı zamanda ulusal güvenlik paradigmasının yeniden tanımlanması olarak değerlendirilmelidir. 2011 sonrası süreçte Suriye’de ortaya çıkan çok katmanlı çatışma ortamı, devlet otoritesinin zayıflaması ve sınır bölgelerinde oluşan güç boşlukları, Türkiye açısından doğrudan ve somut güvenlik riskleri üretmiştir.

Bu bağlamda Suriye krizi, klasik bir iç savaşın ötesinde, devlet dışı silahlı aktörlerin güç kazandığı ve bölgesel dengelerin yeniden şekillendiği bir jeopolitik mücadele alanına dönüşmüştür. Türkiye’nin güney sınırında ortaya çıkan bu tablo, özellikle terör örgütlerinin alan kazanması ve devletimsi yapılar kurma girişimleri nedeniyle, ulusal güvenlik açısından varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. Uluslararası güvenlik literatüründe “güvenlik boşluğu” olarak tanımlanan bu durum, sınır komşuları için yüksek risk barındırmaktadır.

Türkiye’nin bu süreçte benimsediği aktif güvenlik yaklaşımı, tehdidin sınır ötesinde bertaraf edilmesini esas alan bir paradigma değişimini ifade etmektedir. Bu yaklaşım, özellikle 2016 sonrasında gerçekleştirilen sınır ötesi operasyonlarla somutlaşmış; Türkiye’yi yalnızca savunma refleksi gösteren bir aktör olmaktan çıkararak, tehditleri kaynağında etkisiz hale getirmeyi hedefleyen proaktif bir güvenlik anlayışına taşımıştır. Bu dönüşüm, yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve diplomatik sonuçlar doğurmuş; Türkiye’nin sahadaki varlığı, uluslararası müzakere süreçlerinde belirleyici bir unsur haline gelmiştir.

Bu çerçevede “Terörsüz Türkiye” hedefi, yalnızca iç güvenlik politikalarıyla sınırlı olmayan, çok boyutlu bir stratejinin parçası olarak ele alınmalıdır. Sınır ötesi operasyonlar, istihbarat kapasitesinin güçlendirilmesi ve diplomatik araçların etkin kullanımı, bu stratejinin temel bileşenlerini oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, literatürde “proaktif güvenlik doktrini” olarak tanımlanan çerçeve ile uyumlu bir görünüm arz etmektedir.

Buna karşılık Türkiye’de muhalefet aktörlerinin önemli bir kısmı, Suriye politikasına ilişkin daha sınırlı müdahale ve diplomasi ağırlıklı bir yaklaşım önermiştir. Bu perspektif, merkezi yönetimle doğrudan temasın önceliklendirilmesini içermekte; ancak sahadaki çok aktörlü güç dengelerini ve devlet dışı silahlı yapıların oluşturduğu riskleri yeterince dikkate almamakla eleştirilmektedir. Bu durum, “normatif idealizm” ile “jeopolitik realizm” arasındaki gerilimin somut bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin sahada aktif bir aktör haline gelmesi, uluslararası sistemdeki konumunu da güçlendirmiştir. Özellikle küresel aktörlerle eş zamanlı diplomatik temas yürütebilme kapasitesi, Türkiye’nin dış politika esnekliğini artırmış ve onu çok kutuplu sistemde etkili bir denge unsuru haline getirmiştir. Bu durum, orta ölçekli güçlerin doğru stratejilerle geniş manevra alanı oluşturabileceğinin önemli bir örneğidir.

Türkiye’nin son yıllarda artan arabuluculuk faaliyetleri de bu bağlamda dikkat çekicidir. Farklı krizlerde taraflar arasında diyalog zemini oluşturabilmesi, Türkiye’nin “kolaylaştırıcı aktör” rolünü üstlendiğini göstermektedir. Bu rol, askeri kapasite ile diplomatik yetkinliğin birlikte kullanılmasının bir sonucudur.

Bununla birlikte, Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler Türkiye’nin güvenlik politikalarının önemini daha da artırmaktadır. Özellikle bölgedeki çatışmaların genişleme eğilimi, bölgesel istikrarsızlığın daha tehlikeli bir boyuta ulaştığını göstermektedir. Bu süreçte Türkiye’nin doğrudan etkilenme potansiyeli oldukça yüksektir. Göç hareketleri, enerji arz güvenliği, ticaret yollarının kesintiye uğraması ve terör örgütlerinin yeniden güç kazanması, bu etkinin başlıca yansımalarıdır.

Sonuç olarak Türkiye’nin Suriye politikası, kısa vadeli kriz yönetiminin ötesinde, uzun vadeli bir güvenlik stratejisidir. Bu yaklaşım, askeri güç ile diplomatik esnekliği bir arada kullanarak Türkiye’yi hem sahada hem de masada etkili bir aktör haline getirmiştir. Proaktif terörle mücadele ve arabuluculuk kapasitesi, bu politikanın iki temel ayağını oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye’nin önünde duran tercih açıktır:
 Ya edilgen bir güvenlik anlayışı ya da kendi güvenliğini kendi belirleyen güçlü bir devlet aklı.

Türkiye’nin son yıllarda izlediği yol, tüm eleştirilere rağmen, jeopolitik gerçeklikleri esas alan bir devlet aklının yansımasıdır.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —