Hayat, en başında hepimize gıcır gıcır, henüz katlanmamış, yabancı bir el değmemiş, mağrur bir 200 liralık banknot gibi teslim edilir. Kıymetimiz kendinden menkuldür; cüzdanın en mutena, en kuytu köşesinde saklanırız. Her önüne gelene uzatılmaz, uluorta harcanmayız. Dolmuşçuya, simitçiye, rastgele bir sokağın telaşına kurban edilmeyiz. İnsanlığın asıl ihtişamı, işte o "bütün" olma halindedir.
Lakin yaşamın o bitmek bilmeyen telaşı içinde, kendimizi "bozdurmaya" başlarız. Tıpkı bütün bir paranın, daha kolay elden çıkarılabilmesi için küçük birimlere ayrılması gibi... Biraz işe, biraz sahte ilişkilere, biraz sosyal medya beğenilerine, biraz da gündelik küçük hesaplara böleriz varlığımızı. Sonunda o muhteşem bütünlük; avuç dolusu, metalik, soğuk parçacıklara dönüşür. Artık harcanmak için ufalmış, ancak taşımak için de ağırlaşmıştır.
Metalik Seslerin Gürültüsü: Ucuzlamanın Sancısı
Bozuk para olmanın en hazin tarafı, her elin size rahatlıkla değebilmesidir. Varlığınız artık ruhunuza sığmaz; ceplerinizde sakil bir ağırlık, çantanızda anlamsız bir yük, zihninizde durmadan şıngırdayan bir gürültü olur. Bu ağırlık insanı içten içe kemirir; bu yüzden bir an önce o "yükten" kurtulmaya, kendimizi savurmaya çalışırız.
Hatırlayın; bir avuç bozuk parayla kasada beklerken, o paraları sayarken kaç kez mahcubiyetin terini döktük? Kaç kez o ağırlıktan kurtulmak için paraları bir çocuğun eline tutuşturup bakkala yolladık? Yere düşüp karanlık bir köşeye kaçtığında, peşinden bakmaya tenezzül bile etmeyiz çoğu zaman. Bir çekmecenin dibinde, araba koltuğunun tozlu boşluğunda unutulur gideriz. Matematiksel değerimiz aynı kalsa da, kimse o metal yığınını ruhunda taşımak istemez. Kendinizi ne kadar böler, ne kadar dağıtırsanız; başkasının nazarındaki değeriniz de o nispette düşer. İnsanlar sizi artık "bütün" olarak değil, bir an önce elden çıkarılması gereken bir "fazlalık" gibi görmeye başlar.
Bozukluğu Tümletmek: Bir Dönüşüm Mucizesi
Biz bu dünyaya tam ve eksiksiz geldik. Ancak yol üzerindeki "alışveriş" noktalarını maalesef kendimiz seçtik. Şimdi asıl mesele, o dağılmış parçaları yeniden bir araya getirmektir. Bozukluğu tümletmek; bir liradan beşe, ondan elliye ve nihayet yeniden o mağrur 200 liralığa ulaşmak...
Yırtık, buruşuk, yorgun ve mürekkebi dağılmış olsa da o ilk günkü bütünlüğe rücu etmek... Ne var ki; kendinden eksilenleri toplamak, kendini harcamaktan çok daha büyük bir emek, sabır ve zaman ister. Köşe bucakta unutulan, tozlu raflarda kalan, hırsla yere fırlatılan her bir parçayı tek tek bulup yıkamak gerekir. Unutmayın; kayıt altında olmayan, sizin değildir. Üç kuruşluk menfaat uğruna bütünlüğünden vazgeçenler, gün sonunda ellerinde kalan o kırık dökük yaşamı kimseye ispat edemezler.
Nasır ve Leke: Gerçek Değerin İzleri
Bize sürekli nasihat eden o eski toprakları, anamızı, babamızı hatırlayın. Onların ellerindeki lekeler ve nasırlar aslında "bütün kalabilmenin" bedelidir. Bir annenin elindeki leke, sizin çocukluğunuzun en temiz hikâyesidir. Bir babanın eskimiş ayakkabısı, sizin geleceğinizdir. Onlar, bozuk para olmanın acısını, dünyanın sizi harcamak için pusuda beklediğini bildikleri için konuşurlar. Sizi "bozukluk" olup ağırlaşmaktan, parçalanıp kaybolmaktan korumak içindir bütün o "ağır" laflar.
Sonuç olarak;
Yolun neresinde olduğumuzu, menzile ne kadar kaldığını hiçbirimiz bilmiyoruz. Ben de kendi hesabımı tam yapabilmiş değilim. Bildiğim tek şey şu: Elimde kalan sadece beş lira bile olsa, artık o bozuklukları tümletme" derdindeyim.
Bozukluk olmayı seçen biz kulların, bütüne teslim edeceği tek bir emanet var: Ruhumuz. Gönül ile uzanan, af için açılan ellerimizi temiz tutalım ki; vakti gelip birine uzattığımızda, tiksinmeden tutulabilsin.
Nihayetinde asıl mesele cebimizdeki değil, ruhumuzdaki eksilmedir. Ve bütün olmak, her şeye rağmen hâlâ mümkün. Yeter ki o kayıp parçaları toplamaya niyet edelim.