İblis, kibrinin koruyla cennetten kovulunca hınçla indi yeryüzüne. Gözü hep “yaratılan”daydı. Kimine göz kamaştıran güzellikle, kimine bitmez tükenmez hazine suretinde göründü. İnsanın gözlerinden okudu doymaz açlığını; işi kolaydı. Bir tepenin yamacına uzanıp göğe küstahça fısıldadı:
“Bak haline emanetinin! Nefislerinin esiri olmuşlar. Yoldan çıkarmak, rüzgârın yaprağı savurmasından daha kolay.”
Dünya onun fitnesiyle yangın yerine döndü. İblis kargaşanın ortasında çelikten, diken-iğne kaplı bir topla zıplıyordu. Üstünde tek kelime yazıyordu: Sabır.
Kimin önüne atsa eller acıyor, kanıyor, kimse tutamıyordu. Top hep İblis’e dönüyordu. En büyük oyuncağı buydu. İnsan sabrı elinde tutamıyordu.
İblis bir tepenin eteğine neşeyle vardı. Ormanın kıyısında mütevazı bir kulübe gördü. Yanındaki ağacın dalları kuş yuvalarıyla doluydu. Hemen üzerine yamalı derviş postu giydi, eline kırık bir asa aldı, ihtiyar kılığına büründü. Ağacı süzdü. En alttaki dallarda rengârenk erkek kuşlar şakıyor, sıranın sonunda iki boş yuva. Yukarıda dişiler… En tepede, çiçeklerin en hasıyla süslü ama bomboş tek yuva. En acınası sesiyle inledi:
“Bir yudum su… Allah rızası için…” Kapı aralandı. Derin bakışlı, vakur bir delikanlı çıktı.
“Buyur amca,” dedi, tası uzattı.
“Bir lokma da var mıdır?”
“Vardır elbet. Otur, getiriyorum.”
İblis sofraya otururken içinden sırıttı: “Bunu da avlayacağım.” Yemekten sonra sordu:
“Neden böyle ırak bir yerde tek başınasın?”
Kuşçu tebessüm etti:
“Yalnız değilim. Gözler üzerimde. Bak yuvalara.”
İblis kaş çattı:
“Neden süslü erkekler altta, dişiler yukarıda? Onlar kıymetli değil mi?”
Derviş sabrıyla anlattı Kuşçu:
“Her birine vazife vermiş Rabbim. Erkekler renkli, sesli… Bekçidirler. Kurt, çakal parıltıyı görür ama saklananı göremez. En önde durur, kendilerini feda ederler ki yuvadaki canlar emin olsun. Onlar muhafızdır.”
İblis huzursuzlandı. İki boş yuvaya baktı:
“Ya bunlar? Korurken mi öldüler?”
“Keşke,” dedi Kuşçu iç çekerek. “Rengini kaybedenler bunlar. Hırsa, mala tamah edip fıtratına ihanet edenler. Sadakati unutan ilk yuvadan, dünyaya tapan ikincisinden uçar gider. Ne renk, ne sıfat kalmıştır.”
İblis başını çiçekli yuvaya kaldırdı:
“Ya o en tepedeki? Neden boş?”
Kuşçu’nun gözleri buğulandı. Göğsünden cehennemi söndürecek bir “Ah” yükseldi. İblis sevindi: “Buradan yıkacağım.”
“O benim ilk nurum, ilk sevdam,” dedi Kuşçu. “Gitti… Ama gelecek. Beklenen odur, özlenen odur.”
İblis kuyruğunu yere vurdu, zebani çağırdı. Ateş topu gibi saldıracaktı ki çalılardan kükreme yükseldi. Dişi bir aslan çıktı ortaya. Heybeti göğü, güzelliği gözü dolduruyordu. Sağ pençesi çelik, sol pençesi yaralı. Sağını yere vurdu, bir hendek açıldı; sol pençesinden Kevser aktı, hendeği doldurdu. Zebani suya değer değmez buhar oldu.
İblis haykırdı:
“Benden korkacaksın?”
Asasını kaldırdığı an nur patladı. Yaratan’ın ışığı kör etti İblis’i. Karanlığına çekildi. Kuşçu gözlerini açtığında aslan gitmişti. Gözyaşları toprağa damladı; toprak “âmin” der gibi titredi.
Bir meltem esti, en tepedeki çiçekler yeniden açtı. Aslan geri döndü, yanında bir yolcu: Sakin, nefsine hâkim, teslimiyet nuruyla ışıldayan bir Can. Aslan sol pençesiyle Can’ın sırtına dokundu, Kuşçu’ya emanet etti. Aralarında ateş yolu yandı; ama kimin yandığı, kimin yaktığı anlamsızdı artık. İkisi de aynı nurun pervanesiydi.
İblis’in dikenli topu elinde patladı.
Sabır, bu sefer Kuşçu’nun avucunda kalmıştı.
Ve o an, dünya bir nefesliğine cennet bahçesine döndü.
En tepedeki yuva doldu.
Bekleyiş bitti.