Vaktiyle bir köyde tarlalar kurumuş, kıtlık baş göstermiş. Köylüler her gün köyün meydanındaki büyük çınarın altında toplanıp, “Ah, bir yağmur duasına çıkaracak, yüreği yanık bir derviş gelse de yağmuru getirse” diye beklerlermiş. Günler geçmiş, bekledikleri o “büyük derviş” nihayet köye gelmiş. Köylüler umutla etrafını sarmışlar:
“Efendi, himmet et de bir dua et, gök yarılsın da su gelsin!”
Derviş, köylülerin yüzüne bakmış ve sadece tek bir soru sormuş:
“Peki, içinizde yanına şemsiye alan var mı?”
Hepsi birbirine bakmış; kimsede tık yok. Derviş acı bir tebessümle devam etmiş:
“Siz yağmurun geleceğine bile inanmamışsınız. Sadece sorumluluğu üzerinizden atacak bir dua bekliyorsunuz.”
Gökyüzü hazır olsa ne yazar; sizin topraklarınız o suyu tutacak şemsiyeyi bile açmamışken?
İşte bizim durumumuz da tam olarak bu. Biz “yukarıdan” bir kurtarıcı beklerken, ilahi yasalar “aşağıya” bakıyor.
“Aşağısı olsaydı, taban olsaydı; o lider zaten içinden çıkardı.” der Halis Aydemir Hoca. Bu cümle, bir liderin yokluğunun aslında o toplumun niteliksel eksikliğinin en acı itirafıdır. Bir toplumda dürüstlük, liyakat, azim ve değişim iradesi tabana yayılmamışsa; yukarısı her zaman boş, her zaman eksik kalacaktır.
Liderin yokluğundan şikâyet etmek, aslında kendi hazırlıksızlığımızı itiraf etmektir.
Toplum olarak en büyük yeteneğimiz, kendi sorumluluğumuzu devredecek bir “kahraman” icat etmektir. Sokakta, sofrada, sosyal medyada hep aynı cümle yankılanıyor: “Bir büyük isim çıksa da bizi bu durumdan çekip çıkarsa…” Bekliyoruz. Sanki bir tiyatro salonunda perdenin açılmasını ve başrol oyuncusunun sahneye çıkıp bizi selamlamasını bekleyen seyirciler gibiyiz.
“Sanki millet hazır da bir Selahaddin-i Eyyubi eksik!”
Hz. Musa’nın kavmi bile yanlarında bir peygamber varken, “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturup bekliyoruz” demişti. Bu bize şunu öğretiyor: En büyük lider bile, onu omuzlayacak bir taban bulamadığında hedefinden mahrum kalır. O liderin büyüklüğü, halkın küçüklüğünde kaybolup gider.
Bizimkisi bir lider eksikliği değil, bir “hazır bulunuşluk” sorunudur.
Artık bu her zamanki kolaycılıktan vazgeçmek zorundayız. Gökyüzüne bakıp bir kurtarıcı yıldızın doğmasını beklemek yerine, ayaklarımızı bastığımız toprağı sağlamlaştırmalıyız. Eğer bizler kendi dünyamızda, işimizde ve ahlakımızda birer “taban” oluşturamazsak, beklediğimiz o büyük isimler hiçbir zaman gelmeyecek. Gelse bile, onları taşıyacak gücü kendimizde bulamayacağız.
Fetihlerin, değişimlerin ve büyük dönüşümlerin anahtarı bir “isimde” değil, bir “iklimdedir.” O iklim ise her birimizin kendi hayatında, kendi kapısının önünde başlar.
Sevdiğiniz ve sevildiğiniz günleriniz olması temennisiyle.