Menü Haberler - Artı5TV
Emre Turan

Emre Turan

Tarih: 06.03.2026 04:56

Bakmayı Bırak, Görmeyi Dene: Senin Elindeki Daha Güzel!

Facebook Twitter Linked-in

Boyumuz uzarken travmalarımız da, sevinçlerimiz de bizimle birlikte serpildi. O narin bedenlere bazen devlerin bile taşıyamayacağı ağır yükler bindi. 

Sevdik, sevildik, hor görüldük. Bazen en saf “yeter artık” çığlığımız, bir tokatla susturuldu. Ağladık sustuk, güldük sustuk. Hayatı bize verilen kısıtlı kelimelerle yazdık; dünyayı önümüze konulan soluk renklerle boyadık.

“Biz” olmanın o engebeli yolunda sadece dizlerimiz kanamadı; ruhumuz da derin yaralar aldı. Kimimiz menzile ulaştı, kimimiz yorgun düşüp yarı yolda kaldı. Yolun başında ayrılanlar oldu; bir süre yoldaşlık edip sonra sessizce hayatımızdan çekilenler… 

Onları unuttuk. Bir zamanlar “can” dediğimiz insanlar, mahalle sohbetlerinde birer uzak anıya dönüştü. Eskiler ne güzel söylemiş:

“Giden, ardındaki izi silmek için arkasından çalı sürüklermiş. Toz duman birbirine karışsın, yaşayanlar peşinden gelmesin diye…”

Çok şeye inandık, çok şeyi doğru sandık. İstedik; bazen aldık, bazen mahrum kaldık. Ama kimse bize “Neden?” diye sormadı. 

Onlara göre karın doyuyor, sırt pek kalıyorsa her şey tamamdı. Ruhun açlığını, zihnin fırtınasını kimse fark etmedi. Okuduk ama anlamadık; bazen de sadece anlamadan okuduk. İçimizdeki o dünyayı kimseye beğendiremedik.

Sonra bir gün fark ettik ki; “ben”in yanında devasa bir “başkaları” ordusu varmış. 

Çocuk aklımızla bu kalabalığa razı gelemedik, onlara benzemeye çalıştık. Onların elindekini kutsadık. Ağladık, parçalandık. Kendi oyuncağımız yetmedi, komşu çocuğunun bez bebeğine uzandık. 

Kendi ekmeğimizin o mis kokusunu unuttuk; başkasının ekmeğine sürülen salçanın tadına vurulduk. Sandık ki onların elindekini kaparsak, onlardaki o parıltılı dünya bizim olur.

Yanıldık.

Büyüdük, yetişkin olduk ama içimizdeki o zehirli kıyas ölmedi. Sahte ışıkların peşinde hep aynı nakaratı mırıldandık:

“Senin elindeki daha güzel.”

Başkalarının hayatına imrendik. Bu hasete “sosyal çevre”, “statü” ya da “başarı” etiketleri yapıştırdık. Aklımızca kendimizi kandırdık ama huzur kapımızı hiç çalmadı. 

Senin araban, senin evin, senin eşin, senin işin… Yaş ilerledi ama akıl hâlâ komşunun bahçesindeki meyvede asılı kaldı. Başkalarının yaldızı gözü öyle aldı ki, üzerinden süzülen gökkuşağını bile göremedik. Geriye yalanlarla örülü, çıplak ve yalnız bir “sen” kaldı.

Zor mu geldi bu gerçekleri okumak? Ben bunların hepsini yaşadım. Damarlarımda senin anlatamadığın nice “elalem sendromunu” hissettim. 

Senin içindeki fırtınayı tam bilemem ama şunu biliyorum: Hepimiz sevmediğimiz yanlarımızı kapının dışına kilitlemeye çalıştık. 

Oysa o kapıların ardında bekleyen, yine kendi yansımalarımızdı. “Yaratılış gereği zayıfız” dedik ve sorumluluktan sıyrıldık.

Yaradan her birimize doğduğumuzda bir bahçe verdi. Bereketi de, bakımı da bizim ellerimize bıraktı. Ne ekeceğimiz tamamen bizim tercihimizdi. Diken eken diken buldu, elini kanattı; gül eken gül buldu, kokusuyla huzura kavuştu. Hiçbir şey ekilmeyen bahçelerse kavrulup çöle döndü.

Unutma; ot bitirmek bile bir çaba ister. Çırılçıplak kalmaktansa, otlarla kaplanmak bile bir mertebedir.

Başkasına verilenle doymazsın. Başkasının ışığıyla aydınlanamazsın. Kendi bahçende ter dökmen lazım. Başkasının elindekine el uzatmak yerine, avucundaki cevhere sahip çık. Etrafın senin gibi “başkasına aç” insanlarla dolu. Ne farkın var onlardan?

Hiç. Aynı açlık, aynı tatminsizlik… Hepimiz aynı kazanda kaynıyoruz. Biri emekle bir kap yemek pişirse, hemen gözümüzü ona dikiyoruz. 

Alamazsak çalıyoruz; o da olmazsa kötüleyip değersizleştiriyoruz. Bu sırada kendi bahçemiz sararıp soluyor, kimin umurunda?

Emek vermeden emek hırsızlığına soyunuyoruz. Tohumun mucizesini bilmeden, çiçekçiden üç kuruşa “ölü çiçekler” alıyoruz. Sonra o ölü ruhu, sevgi göstergesi olarak sevdiklerimize sunuyoruz. Hadi oradan! 

Sen sadece sende olmayanı istiyorsun. Karşındaki seni gerçek halinle görmesin diye, asıl olanı süslü cenazelerin arkasına gizliyorsun.

Bu dünyada aslında “sen ve ben” kavgası yok. Sadece “Senin elindeki daha güzel” kavgası var. Ve işte en acı, en çıplak ironi burada gizli:

Aslında senin elindeki, gerçekten daha güzel.

Sadece bakmayı bırak, artık görmeyi dene.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —