Derya Çelikay Öztürk

Tarih: 26.02.2026 22:22

Bir Türkü, Bir Ağıt, Bir Diriliş: Bayburt’un Kurtuluşu

Facebook Twitter Linked-in

Bir sandığım vardı sırmadan telden,
Bir çift yavrum vardı tomurcuk gülden
Nasıl ayrılayım gül yüzlü yardan…

Her dinlediğimde kalbimde ince bir sızı, omuzlarımda ağır bir yük olur bu türkü. Şimdi duyar gibiyim seslerinizi: “Nedendir bu yük?” diye.

Türküler… Türkülerimiz ana sütü gibi ak, ana sütü gibi tertemizdir. Hani büyük üstad Neşet Ertaş ne de güzel anlatmış:
 “Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma, yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur.”

Türküler dedim ya… Her birinde bir yaşanmışlık saklıdır. Halkın dilinde bağrı yakan; kâh sevindiren, kâh neşelendiren, kâh hüzne gark ettiren yanık ezgilerdir onlar. İşte o yanık, o içli ve gerçek yaşanmışlık bu türkünün hikâyesidir; omuzlarıma inen yükün sebebi de tam olarak budur.

Bu türküyü çocukluğumdan beri babamın ağzından dinlerdim. Hep dertli, hep derin ve hüzünle söylerdi. O da kendi babasından, rahmetli Vehbi dedemden dinlemiş. Söylerken bir yandan babasının hasretini, diğer yandan hikâyenin acısını taşırdı sesinde. Şimdi aynı düğüm, aynı sızı benim boğazımda. Üç kuşaktır aynı yerde düğümlenen, aynı dizelerde biriken bir hüzün bu.

Bu türkü neden bu denli iç yakar, göz yaşartır ve omuzlara böylesine ağır bir yük bindirir? Çünkü içinde yalnızca bir ayrılık yoktur; bir yurt yangını, bir vatan sızısı vardır.

“Bir yanı Erzincan, vermem Bayburt’u…”
Evet, yaşanmış ve türküye söz olmuş yer Erzurum’dur. Bir yanı Erzincan; ama kök toprağı Bayburt’tur.

Rivayetlere göre bu türkü, 1915 yılının karanlığında Doğu Anadolu’da yaşanan acı bir hikâyeye dayanır. Erzurum’un Hasankale’si, bugünkü Pasinler ilçesine bağlı Tımarlı köyünde anlatılan bu olaylar bu ağıdı doğurmuştur. Savaş yıllarında erkekleri cephede olan köylerde geriye kadınlar, çocuklar ve yaşlılar kalmıştır. Savunmasız bırakılan insanlar mereklere doldurulmuş, ateşe verilmiş, ocaklar söndürülmüştür. Kapılara dayanan barut çuvalları, alevlere teslim edilen saman balyaları… Yükselen çığlıklar… Yanan analar ve yavrular…

Ve bir mucize: Sekiz yaşındaki Servet’in taşların arasına saklanması, ardından sürünerek oradan çıkıp kurtulması… Fakat annesi, bebeğinin beşikte yandığını düşünerek evlat acısıyla ağıt yakmaktadır:

“Seneler, seneler, hain seneler;
Gide de gelmeye kötü seneler…”

İşte bu yaşanmışlığı bilmek, gözleri yaşartan; burnu sızlatan ve omuzlara ağır yük bindiren şeydir. Babamın da, dedemin de, bugün benim de gözlerimiz dolarak söylediğimiz bu ağıt yalnızca geçmişin hüznü değil; bir daha böylesi acıların yaşanmaması için edilen bir duadır.

1916’da Rus işgaliyle Bayburt büyük bir yıkım yaşamıştır. Halk göç yollarına düşmüş; açlık, hastalık ve soğuk savaş kadar can almıştır. Erkekler cephedeyken şehirlerde ve köylerde yine kadınlar, yaşlılar ve bebekler kalmıştır.

Köylerine ve hanelerine yaklaşan Ermeni çeteleri karşısında Bayburt’un yiğit ve iffetli kadınları bir karar vermiştir. Bu karar korkudan değil; namuslarını ve onurlarını teslim etmeme iradesinden doğmuştur. Kendilerini ve yavrularını bir an bile tereddüt etmeden kuyulara bırakmışlardır. Bir anne, kıyamadığı bebeğini kuyunun kenarına bırakmış; ardından kendi canına kıymıştır.

O gün kuyudaki su kararmış, toprak susmuş, gökyüzü utanmıştır.
 “Ne yaparsanız yapın, bizleri asla esir alamayacak, namusumuza asla dokunamayacak, bizleri asla kirletemeyeceksiniz!” diyen bir haykırıştır bu.
 Bayburt’un iffet anıtı, kadınların son nefesleriyle yazılmıştır.

1916’da işgal şehrin kapılarını kırmış; evler yağmalanmış, ocaklar söndürülmüştür. Lâkin bir şey sönmemiştir:
 O da irade… O halkın güçlü iradesini söndürememişlerdir.
Çünkü o halk, vatanına ve milletine sevdalı, inancıyla ayakta duran asil bir millettir.

21 Şubat 1918’de Bayburt kurtuldu.
Bu tarih sadece bir şehrin kurtuluşu değildi. Bu, yanıp da kül olmayan bir ruhun ayağa kalkışıydı.

“Bir sandığım vardı sırmadan telden” derken o yürek;
O sandıkta çeyiz değil, küller vardı…
Yetim kalmış çocuklar vardı…
Kuyulara atlamış kadınların sessiz, suskun çığlıkları vardı…

Seyran kadın saçını yolsun durmadan…
Kuş muydunuz, uçtunuz körpe yaşınızda?
Cenazeniz yuyun pınar başında,
Mezarınız kazıldı köyün başında…
Seneler, seneler, hain seneler;
Gide de gelmeye kötü seneler…”

İşte böyle hâlde deli gönül…
İster ağla, ister gül deli gönül…

Birkaç gün önce 21 Şubat’tı. Bayburt’un 108. kurtuluş yıl dönümüydü. Biz Bayburtlular; dualarla, hatimlerle ve Bayburt’un merkezinde, şehir meydanında yapılan canlandırmalarla bu günü yeniden hafızalara kazıdık.

Tarih ve yaşanmışlıklar her daim en iyi yol göstericilerimizdir.
Unutmamamız ve unutturmamamız gereken hakikatlerdir bunlar.

Geçmişini bilmeyen, geçmişinden ders almayanlar aynı acıları yeniden yaşamaya mahkûmdur.
Tarihini unutan, unutulmaya mahkûmdur.
Türküsünü, öyküsünü ve ülküsünü bilmeyenler her daim savrulacaktır.

Bizlere düşen; ne unutmak, ne unutturmak, ne de savrulmaktır.

ÇÜNKÜ UNUTURSAN ÖLÜRSÜN!
O hafıza sustuğunda tarih tekerrür eder; hatırlandığında ise millet yeniden ayağa kalkar.

İşte bu sebeple:
NE UNUT!
NE DE UNUTTUR!

Türküne, öyküne, ülküne; örfüne, âdetine, ananene ve vatan toprağının her bir karışına; ezanına, bayrağına ve inancına her daim sahip ol, sahip çık!

Kurtuluşun mübarek olsun ata yurdum Bayburt’um…


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —