Son günlerde bazı Alevi federasyonlarının, okullarda düzenlenen Ramazan etkinliklerine yönelik açıklamaları, masum bir “hassasiyet” tartışması olarak sunulsa da, meselenin özü bundan çok daha derindir. Ortada pedagojik bir kaygı değil; ideolojik bir yönelim, bilinçli bir kavramsal çarpıtma ve açık bir kimlik müdahalesi vardır.
Mesele bir etkinlik değildir.
Mesele bir ay değildir.
Mesele Ramazan değildir.
Mesele, bu toplumun hafızasıdır.
Ramazan, bu coğrafyada yalnızca bireysel bir ibadet dönemi değildir. Ramazan; toplumsal dayanışmanın kurumsallaştığı, ahlaki disiplinin güçlendiği, merhametin kamusal bir değere dönüştüğü tarihsel bir medeniyet pratiğidir. İftar sofraları, yardımlaşma kültürü, paylaşma refleksi ve sosyal sorumluluk bilinci bu ayda yeniden üretilir.
Dolayısıyla okullarda Ramazan’ın anlatılması, bir inancın dayatılması değil; bu toplumun kültürel sürekliliğinin aktarılmasıdır. Eğitim sistemleri yalnızca bilgi üretmez; değer inşa eder, aidiyet oluşturur, toplumsal devamlılığı sağlar. Bu gerçeği yok saymak, eğitimi ideolojik bir araca dönüştürmektir.
Bugün itiraz edenlerin düştüğü en büyük hata, laiklik kavramını sekülerizmle bilinçli biçimde eşitlemeleridir.
Laiklik, devletin bütün inançlara eşit mesafede durmasıdır. Ne kayırmasıdır ne bastırmasıdır. Sekülerizm ise dini yalnızca devlet işlerinden değil, toplumsal ve kamusal hayattan da tasfiye etmeyi hedefleyen ideolojik bir projedir. Bugün “laiklik” adına savunulan birçok yaklaşım, gerçekte katı bir seküler dayatmadan ibarettir.
İnanç kamusal alandan silinmek istenmektedir.
Dini görünürlük tehdit olarak sunulmaktadır.
Toplumsal değerler gericilik etiketiyle itibarsızlaştırılmaktadır.
Bu bir tarafsızlık meselesi değildir. Bu, açık bir kültürel mühendisliktir.
Daha çarpıcı olan ise şudur: Avrupa’nın en güçlü ve kurumsallaşmış devletlerinden biri olan Almanya bile bu ideolojik körlüğe teslim olmamıştır. Almanya’da devlet tarafsızdır; ancak dine düşman değildir. Okullarda din dersleri resmi müfredatın parçasıdır. Hristiyanlık ve Yahudilik sistemin içindedir. Dini bayramlar kamusal takvimde yer alır. Devlet ile dini kurumlar arasında kurumsal iş birliği vardır.
Almanya laikliği yasakla değil, dengeyle uygular. Bastırarak değil, yöneterek uygular. Dışlayarak değil, düzenleyerek uygular. Şimdi sormak gerekir: Avrupa’nın lokomotif ülkesi bile dini kamusal hayattan kovmazken, Türkiye neden kendi toplumsal gerçekliğiyle kavga eden bir seküler dogmayı “ilericilik” diye savunmaktadır?
Bu yaklaşımın sonucu açıktır: Kimlik aşınması, toplumsal çözülme ve kültürel yabancılaşma.
Sosyolojik olarak sabittir ki kültürel hafızasını kaybeden toplumlar, dış müdahalelere açık hale gelir. Kendi değerlerinden utanan bireyler, başkalarının değerlerini taklit etmeye başlar. Bu süreç, zihinsel sömürgeleşmenin ilk aşamasıdır.
Bugün Ramazan’dan rahatsız olanlar, yarın tarih kitaplarından, milli sembollerden ve ortak hafızadan da rahatsız olmaya başlar. Bu çizginin bir sınırı yoktur.
Bu tartışma eğitim tartışması değildir.
Bu tartışma özgürlük tartışması değildir.
Bu, doğrudan bir kimlik mücadelesidir.
Türkiye’nin ihtiyacı, inancı bastıran bir anlayış değil; bütün inançları adaletle tanıyan, düzenleyen ve koruyan bir devlet aklıdır. Yasaklayan değil yöneten, ötekileştiren değil birleştiren, kimlikleri törpüleyen değil birlikte yaşatan bir sistemdir.
Çocuklara Ramazan’ı anlatmak baskı değildir. Asıl baskı, bir toplumun değerlerini utanç unsuru haline getirmektir.
Gerçek laiklik, inancı yok etmek değil; onu hukuk içinde güvence altına almaktır.
Gerisi ideolojik zorbalıktır.
Ve bu millet, kimliğini masa başı projelere teslim edecek bir millet değildir. Hafızasına sahip çıkar. Değerlerine sahip çıkar. İnancına sahip çıkar.
Çünkü tarih şunu öğretmiştir: Değerlerini savunamayan toplumlar, başkalarının değerlerine mahkum olur.