Geldi ol Şehr-i Ramazan, merhaba… Şehr-i gufrân-ı Ramazan, merhaba…
Ramazan-ı Şerif’in hoş râyihası sardı cümle cihanı; hanemizin nadir misafirini ağırlamanın tam vakti şimdi. “İki günü eşit olan ziyandadır.” hadis-i şerifine binaen, geçmiş Ramazan-ı Şerif, gelmiş Ramazan-ı Şerif ile aynı muameleyi görmesin maneviyat soframızda.
Bu ay, üzerimizdeki maddî ve manevî yüklerden arınmamızı sağlayan; adeta Rabbimizin kuluna merhametinin tecelli ettiği şehr-i gufrân, bağışlanma ayıdır.
Rabbimizin kullarını Ramazan-ı Şerif’in tüm manevî ikramlarından nasiptar eylediği; evvelden Receb-i Şerif’in, ardından da Şaban-ı Şerif’in hikmet şerbetinden içirip öyle kavuşturduğu bu mukaddes ayın, Osmanlı Devleti döneminde nasıl ihya edildiğine bakalım.
Osmanlı Devleti’nde Ramazan-ı Şerif’e o kadar önem verilirdi ki Ramazan davulcusu olmak için dahi halk sıkı denetim ile karşılaşırdı.
Ramazan’ın maneviyatını bozacak bir kimsenin insanları sahura kaldırması uygun görülmezdi. Kadı onayı olmadan davulcu görevlendirilmezdi.
Saray mutfağında ise yoksullar, medrese talebeleri ve yolda kalmış kimseler için ayrı kazanlar kaynardı; bu mübarek ayda saraydan en ücra mahalleye kadar hayatın ritmi değişirdi.
Dünyevî telaş yerini sükûnete ve manevî huzura bırakırdı.
Ramazan geceleri, ilim kandilleri ile aydınlanan müstesna vakitlerdi. Âlimler, padişah huzurunda Kur’an-ı Kerim ayetlerini tefsir eder, ilim meclisleri kurulurdu.
İlim, ibadetten ayrı düşünülmez; aksine ibadetin bir parçası kabul edilirdi.
Bu ayda sadakalar artar, borçluların borçları ödenir, fakirler gözetilirdi.
Ramazan, adeta devlet eliyle yapılan büyük bir paylaşma seferberliğine dönüşürdü.
Ecdadımızın bu aya olan hassasiyetine baktığımızda bizler de Ramazan-ı Şerif’in gelişini sevinç ile karşılayıp manevî hedeflerimizi diri tutarak, huzur dolu iftar sofralarımız ile hanelerimize unutulmaz bir miras bırakmalıyız.
Oruç, sadece bedeni aç bırakmanın değil; nefsin, kalbin, dilin, gözün ve kulağın kilidi; bizi günaha sürükleyen heva ve isteklere karşı “dur” diyebileceğimiz, adeta nefsin törpülendiği bir terbiye ayıdır. Kur’an ile ünsiyet kurup farz ve nafile ibadetlere sarılarak, teravih namazlarımızı cemaat ile taçlandıracağımız kaçırılmaz bir fırsattır.
Adeta her şeyin dokusunun değiştiği bu mukaddes ayda, Allahu Teâlâ kullarının da nasiplenmesini murat eder.
Samimi bir tövbe ve halis bir niyet, bunca manevî ikramın kapısını aralar. Rabbimiz, bu mübarek ayı kandilleriyle aydınlatıp son müjdeyi de Kadir Gecesi’nde gizlemiştir.
O hâlde:
Aramak bize düşer, istemek bize;
vermek O’na yakışır, lütuf ve keremiyle.
Sarhoşuz ya Rabbi, uyandır bizi;
aff-ı keremin ile sevindir bizi.