Her gün Punch’ı izliyorum.
Bağ kurmaya çalıştıkça itilip kakıldığını, reddedildiğini, dövüldüğünü görüyorum. Her reddedilişten sonra büyük bir korkuyla peluş oyuncağına sığınışını… O peluş artık bir oyuncak değil; onun için bir güven gölgesi, bir anne temsili, bir “yalnız değilsin” umudu. Punch bir makak yavrusu. Bağ ile hayatta kalan türlerden. Bu canlılarda bağ bir tercih değil, bir zorunluluktur. Temas kalbi düzenler. Yakınlık korkuyu azaltır. Güven, sinir sistemini sakinleştirir. Bağ yoksa beden alarmda kalır.
Ama hayat bize şunu da gösteriyor: Her doğuran anne olamıyor. Her temas bağ üretmiyor. Her yakınlık güven doğurmuyor.
Doğurmak biyolojik, türün devamı…
Bağ kurmak ise irade, duygu ve sorumluluk.
Punch’ı izlerken bir sahne var ki içimi en çok orası burkuyor.
Yem zamanı. Onlarla ilgilenen biri yaklaşıyor. Eğiliyor, temas ediyor. Punch’ın peluşu yere bırakılıyor, üzerine yem konuyor. Aç bir yavrunun önce yeme uzanması beklenir. Ama Punch uzanmıyor.
Yeme değil, insana sarılıyor.
Boynuna, boğazına atlıyor. Bırakmıyor. Yemler omzuna, sırtına serpiliyor. Yine bırakmıyor. Çünkü o an mesele açlık değil. O an mesele birinin sıcaklığı. Birinin varlığı.
Asıl açlığı mideye değil, kalbe.
Kalbin sıcaklığına. Güvene. “Buradayım” diyen bir sese.
Punch benim için bir sembol.
Reddedilse de bağ kurmaktan vazgeçmeyen yanın sembolü.
İtilse de güven arayan tarafın sembolü. Ve belki de içimdeki çocuğun aynası.
Punch’ı izlerken aklıma Doğan Cüceloğlu’nun bir sohbetinde anlattığı o cümle geliyor. Anne kaybından söz ederken şöyle demişti:
“Annen yoksa kimsen yoktur. Kimsen yoksa bir şey istemeye de hakkın yoktur.”
Bu cümlenin ağırlığını taşıyan çocuk, zamanla şu inançlarla büyüyebilir diye anlatıyordu:
Sevilmek için kusursuz olmalıyım.
İstenmek için mükemmel olmalıyım.
Var olmak için memnun etmeliyim.
Bu anlatı, bu sözler bana hiç de yabancı değil…
İstenilmeme duygusu bazen daha anne karnında başlıyor. “Fazlalık” hissiyle büyüyorsun. Sonra hayatın boyunca birilerine büyük anlamlar yüklüyorsun. Çünkü ait olmak istiyorsun. Güvenmek istiyorsun. Ama her seferinde incinme ihtimaliyle karşı karşıya kalıyorsun.
Çocuklukta yaşanan dışlanma ya da duygusal ihmal insanı iki ayrı yola sürükler. Ya içe kapanırsın ya da sertleşirsin. Bazıları içindeki değersizlik duygusunu bastırmak için güç üretir. Gücü yarasının üstüne zırh yapar. O zırh zamanla taşlaşmaya dönüşür.
Ama bazıları; aynı acıdan merhamet üretir. Verilmeyeni en iyi o bilir. Bu yüzden bir başkasının eksikliğini daha çabuk fark eder. Empatisi yüksektir çünkü eksik bırakılmanın ne demek olduğunu yaşamıştır. Haksızlığa tahammülü yoktur çünkü haksızlığı tanır. Adalet duygusu hassastır çünkü değersizlik hissinin yakıcılığını bilir.
Aynı yara iki farklı insan çıkarabilir:
Biri yarasını başkasına yaşatır.
Diğeri başkasının yarasına merhem olur.
Zalimlik çoğu zaman kötülükten değil, iyileşmemiş korkudan doğar. Vicdan ise acının içinden geçip yine de insan kalabilme cesaretidir.
Punch’ı izlerken sadece bir makak yavrusunu değil; toplumun görünmeyen çocuklarını görüyorum. Memnun ederek var olmaya çalışan yetişkinleri görüyorum. Güç maskesi takmış kırık kalpleri görüyorum.
Ve içimdeki çocuğu.
Dileğim şu:
Punch zalim olmasın. Mazlum da kalmasın.
İtilip kakılması ona taşlaşmayı değil, merhameti öğretsin.
Bir gün peluşa değil, gerçek bir güvene yaslanabilsin.
Ve bizler de şunu anlayabilelim:
Bir canlının en büyük açlığı ekmek değil, kabul edilmektir.
Çünkü insanı hayatta tutan şey mükemmel olmak değil, koşulsuz kabul edildiğini bilmektir.