Ait olmak, yüksek sesle ilan edilen bir durum değildir. Sessizce yerleşir insanın içine. Bir bakışta, bir cümlede, bir susuşta kök salar. Zamanla alışkanlığa değil; bağa dönüşür. İnsan, ait hissettiği yerde kendini savunmasız bırakabilir. Çünkü bilir ki düşse de tutulacaktır.
Ama bazen…
Her şey yolunda görünürken içte bir şey çatlar. Adını koyamadığımız bir huzursuzluk belirir. Aynı yerdeyizdir, aynı insanlar yanımızdadır ama içimizde bir boşluk dolaşır.
İşte o an, aidiyetin sessizce çekildiğini fark ederiz. Çünkü güven kırılmıştır. Ve güvenin olmadığı yerde hiçbir bağ ayakta kalamaz.
Aidiyet, insanın kabul gördüğünü hissetme hâlidir. Olduğu gibi… Eğilip bükülmeden, fazlalıklarını saklamadan. Bu yüzden aidiyet bir duygu değil, bir ihtiyaçtır. Sevgiyle, değerle, anlaşılmakla beslenir.
İnsan, yalnızca güvende hissettiği yerde kendisi olabilir. Ve ancak kendisi olabildiğinde gerçekten ait hisseder.
Maslow’un da söylediği gibi, aidiyet güvenlikten sonra gelir. Çünkü insan, önce korunmak ister; sonra bağ kurmak. Bu bağ bazen bir ailede, bazen bir toplulukta, bazen tek bir insanda hayat bulur. Ama ne olursa olsun, aidiyetin özü aynıdır:
Ben buradayım ve burası beni kabul ediyor.
Ne var ki her kabul, sağlıklı bir aidiyet değildir. Bazen ait kalmak uğruna susarız. Kendimizi küçültür, arzularımızı bastırır, “uygun” hâller üretiriz. Jung’un persona dediği o maske, işte tam burada devreye girer. Kabul görmek için taktığımız yüzler, zamanla gerçek benliğimizle aramıza mesafe koyar.
Ve insan, kendinden uzaklaştıkça ait olduğu yeri de sorgulamaya başlar.
Gerçek aidiyet, insanın kendini kaybetmeden kurduğu bağdır. Ne tamamen yalnız, ne tamamen teslim… “Ben” ile “biz” arasındaki o hassas dengede var olur. Konuşabilmeyi, itiraz edebilmeyi, değişebilmeyi içerir.
Güvenin olduğu yerde aidiyet filizlenir; aidiyetin olduğu yerde insan köklenir.
Belki de insanın aradığı şey bir yer değil, bir histir.
Anlaşıldığını bilmek.
Olduğu hâliyle kabul edilmek.
Ve maskesiz kalabildiği bir alan…
İnsan, kendini saklamak zorunda olmadığı yere aittir.
Ve bazen, en büyük cesaret; bir yere, bir kişiye ya da seni sen olmaktan çıkaran her şeye ait olmadığını söyleyebilmektir.