Doping Medya Reklam
artı5tv youtube reklamı

Salih Altınışık

Ramazan ayı yalnızca bireysel arınmanın değil, toplumsal muhasebenin de zamanıdır. İftar sofraları sadece ekmeğin paylaşıldığı değil, hafızanın ve sorumluluğun da bölüşüldüğü mekânlardır. 

Bu vesileyle katıldığım çeşitli sivil toplum kuruluşlarının iftar programlarında dikkatimi çeken iki husus, Avrupa’daki varlığımıza dair zihinsel bir bulanıklığın hâlâ devam ettiğini göstermektedir.

Avrupa’daki serüvenimiz, 1961 yılında imzalanan 1961 Türkiye-Almanya İş Gücü Anlaşması ile başladı. 

O gün “misafir işçi” olarak tarif edilen ilk kuşak, ağır sanayinin en zor alanlarında çalıştı; ikinci kuşak ayakta kalma mücadelesi verdi; üçüncü kuşak kurumsallaştı; bugün ise dördüncü nesil siyasette, akademide, iş dünyasında ve kamusal alanda söz sahibidir. 

Aradan geçen 65 yıla rağmen hâlâ görsel sunumlarda “Gurbetçi” ifadesinin kullanılıyor olması, sosyolojik gerçekliğin doğru okunamadığını göstermektedir.

Gurbet, geçiciliği ima eder. Oysa geçicilik çoktan sona ermiştir. Avrupa’daki Türk varlığı artık misafirlik değil, kalıcı ve kurucu bir toplumsal gerçekliktir. 

Kavramlar zihniyet üretir. Eğer kendimizi hâlâ “gurbetçi” olarak tanımlıyorsak, bilinçaltımızda geçici olduğumuzu kabul ediyoruz demektir. Bu ise özgüveni aşındırır, vizyonu daraltır ve kurumsal iddiayı zayıflatır.

Daha problemli olan ise “diaspora” kavramının düşünmeden kullanılmasıdır. Diaspora, tarihsel olarak sürgün, zorunlu dağılım ve travmatik kopuş anlamı taşır. Bu kavramın en bilinen tarihsel örneklerinden biri Babil Sürgünü’dür. 

Yine 1948’de yaşanan 1948 Filistin Nakba zorunlu yerinden edilmenin tipik bir örneğidir. Türklerin Avrupa’ya gelişi ise ne sürgündür ne de zorunlu bir dağılım. Bu hareketlilik, devletler arası anlaşmalara dayanan, ekonomik gerekçelerle şekillenmiş planlı bir iş gücü göçüdür.

Bu nedenle “Türk diasporası” ifadesi tarihsel gerçeklikle örtüşmemektedir. 

Kavramsal özensizlik zamanla zihinsel savrulmaya dönüşür. Bir millet kendini hangi kavramla tanımlıyorsa, geleceğini de o kavramın sınırları içinde inşa eder. Biz sürülmüş bir topluluk değiliz; biz gittiği coğrafyada varlık gösteren, üreten ve kurumsallaşan bir milletiz.

Öte yandan son dönemde küresel ölçekte yaşanan gelişmeler karşısında sivil toplumun sessizliği de dikkat çekicidir. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askerî müdahalesi, uluslararası hukuk açısından ciddi tartışmalar doğurmuştur. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından İran’a karşı gerçekleştirilen bu müdahalenin sonuçları yalnızca bölgesel değildir; enerji güvenliğinden küresel ekonomiye, güvenlik dengelerinden diplomatik mimariye kadar geniş bir etki alanı vardır.

Böylesi gelişmeler karşısında “bu bizim sorumluluk alanımıza girmez” yaklaşımı, sivil toplumun doğasına aykırıdır. Sivil inisiyatifler toplum vicdanının kurumsal tezahürüdür. 

Vicdanın küresel adaletsizlikler karşısında suskun kalması ise kurumsal konforun ahlaki sorumluluğun önüne geçtiğini gösterir.

İftar programları semboliktir; ancak semboller medeniyet tasavvurunun en güçlü taşıyıcılarıdır. Protokol konuşmalarında adalet ve hakkaniyet vurgusunun bir iki cümleyle dahi olsa dile getirilmesi, tarihsel bir duruşun ifadesidir. 

Sessizlik tarafsızlık değildir; çoğu zaman konforlu bir tercihtir. 

Eğer sivil toplum sadece sosyal organizasyon düzenleyen yapılara dönüşürse, tarihsel rolünü kaybeder. Oysa Türk milleti tarih boyunca bulunduğu coğrafyalarda yalnızca yaşayan değil, düzen kuran bir aktör olmuştur. Bu tecrübe bize gücün sorumlulukla anlam kazandığını öğretmiştir.

Avrupa’daki sivil toplum camiamız artık geçici yapılar değil, kalıcı kurumsal aktörlerdir. Bu nedenle tarihsel bir sorumluluk taşımaktadırlar. Nerede yaşıyorsak yaşayalım; adalet, hakkaniyet ve insanlık onuru söz konusu olduğunda ses yükseltmekten imtina edemeyiz. Mesele yalnızca bir iftar programının içeriği değildir. 

Mesele, kavramlarımızın doğruluğu ve duruşumuzun netliğidir.

Gurbetçi değiliz. Diaspora hiç değiliz.
Biz, bulunduğu her coğrafyada sorumluluk üstlenme iddiası taşıyan bir milletin evlatlarıyız. Sivil toplum da bu bilincin taşıyıcısı olmak zorundadır.


Yorum Yazın

Gurbetçi Değiliz, Diaspora Hiç Değiliz!

Ramazan ayı yalnızca bireysel arınmanın değil, toplumsal muhasebenin de zamanıdır. İftar sofraları sadece ekmeğin paylaşıldığı değil, hafızanın ve sorumluluğun da bölüşüldüğü mekânlardır.

2.03.2026 03:18:00

YAZARLAR

artı5tv youtube reklamı