Bazen en kusursuz saklama yöntemi, olanı biteni herkesin gözü önünde çırılçıplak sergilemek, onu teşhir etmektir. Gerçeği herkesin önüne koy ki kimse görmesin. Gizli dehlizlere, kilitli kasalara, fısıltıyla konuşulan karanlık köşelere artık gerek yok. Açıkça, en yüksek perdeden, devasa manşetlerle, ışıltılı ekranlarla, vakur kürsülerle ve her saniye parmaklarımızın ucundan akan dijital nehirlerle… Gerçeği her yere, dur durak bilmeyen bir sağanak gibi boca edersin. Gerçeği ne kadar çok gösterirsen; insan gözü bilgisizliğin karanlığında körleşir. Paylaşım artıkça körlük kaybolmaz, sadece etrafın yeni körlerle dolar. Ve sonunda gerçek, her gün önünden geçip gittiğimiz ama asla dikkat etmediğimiz silik bir manzaraya dönüşür.
Bugün herkes her şeyi biliyormuş gibi konuşuyor. Sosyal medyanın o sağır edici yankı odalarında herkes her şeyin "aslında" farkında. Cümleler hep aynı kibrin gölgesinde kuruluyor: "Mesele şu ki..." ya da "Zaten biz bunu biliyorduk..." Kimse gerçeğin gölgesine sakladıkları konfor alanlarını bozmak istemiyor. Gerçeğin tanığı olmak ve onun yükünü taşımak korkutucu geliyor. İşte bu yüzden sistem, kusursuz bir psikolojik mühendislikle çalışıyor. Gerçeği saklayıp merak uyandırmıyor; aksine, insanı gerçeğin içine atıp orada boğuyor.
Her gün yeni bir skandal, her sabah taze bir itiraf, her öğlen yeni bir sarsıcı görüntü, gece yarısı sızdırılan bir ses kaydı, masaya birer birer fırlatılan belgeler… Hepsi büyük bir gürültüyle önümüze dökülüyor. Sonrasın da hep bir ağızdan bağırıyoruz!
“Ya evet, biliyorduk zaten, hiç şaşırmadık!”
Bu cümle, bir toplumun idam fermanıdır. “Şaşırmadım” dediğin an, gerçeğin o devasa ağırlığı omuzlarından bir tüy gibi kalkıp gider. Artık o gerçekle hesaplaşmak, onun için sokağa çıkmak, onun için bir bedel ödemek zorunda değilsin. Madem “herkes biliyor”, o halde senin tek başına bu yükü sırtlanmana ne gerek var? Sorumluluk paylaşıldıkça azalmaz; "herkesin" olduğu yerde sorumluluk buharlaşır. Kimse o yükü taşımaya niyetlenmeyince de, ortada değişecek hiçbir şey kalmaz. Hepimizin bildiği ama kimsenin sorumluluğunu üstlenmediği gerçek, artık ‘’ölü bir gerçektir."
Bu çağın en usta, en karanlık sihirbazlık numarası budur:
İfşa ederek gizlemek.
Yalanı, paylaşımların gürültüsü ardında boğmak.
Utanmazlığı bir hayat biçimi haline getirip sıradanlaştırmak.
Durun ve etrafınıza bir bakın. Kaç kişi hâlâ sahici bir şok yaşayabiliyor? Kaç kişinin öfkesi, bir sonraki sosyal medya paylaşımı gelene kadar hayatta kalabiliyor? Kaç kişi hâlâ "Bu nasıl olabilir?" diye sorma cesaretini, o safiyane hayretini koruyor?
Artık en tehlikeli olan fısıldanan yalanlar değil; gerçeğin bir "fon gürültüsü", sıradan bir dekor haline gelmesidir. Herkesin her şeyi bildiği ama kimsenin kılını kıpırdatmadığı o devasa atalet çukuru, modern zamanların mezarlığıdır.
Gerçeği herkesin önüne koy ki kimse görmesin. Gören ama sadece izlemeye devam eden, artık o kanlı oyunun sessiz bir figüranı, gönüllü bir parçasıdır. Seyirci koltukları ne kadar bilgisizse, sahnedeki oyun pervasızca ve ahlaksızca devam eder.
Perde sonuna kadar açık. Işıklar kör edici bir şiddette, her köşeyi aydınlatıyor. Herkes sahnede, herkes her şeyin farkındaymış gibi yaşıyor. Gerçek, artık ruhu titreten bir sarsıntı, uykuları kaçıran bir feryat değil; sadece yorgun gözlerin önünden akıp giden gri, hissiz ve anlamsız bir görüntüden ibaret.
Gerçeği görmemek, artık bizi özgürleştirmiyor…