2012 yılında Avrupa’da düzenlenen bir kongrede, davetli konuşmacı olarak yaptığım konuşma bugün dönüp bakıldığında ne duygusal bir hitap ne de dönemsel bir değerlendirmedir. O konuşma, Türkiye’nin terör, kimlik, kardeşlik ve bölgesel sorumluluklar konusundaki stratejik duruşunu erken bir tarihte kayda geçiren siyasal bir metindir. Bugün 2026’da Türkiye’ye yöneltilen “terörist devlet” söylemi karşısında bu metin, bir savunma değil; önceden yazılmış bir cevap olarak yeniden okunmalıdır.
Konuşmama şu temel devlet gerçeğiyle başlamıştım:
“Milletleri meydana getiren en temel unsurlardan birisi kültür denilen maddi ve manevi değerlerdir. Dil, örf ve adetler ve inançlar bir toplumun tarihten akıp gelen değerleridir.”
Bu cümle, nostaljik bir kültür vurgusu değildi. Klasik devlet teorisinin özünü hatırlatıyordu: Kültürü aşınan devletin egemenliği de tartışmaya açılır.
2012 Türkiye’si, yıllarca ötelenmiş meselelerin yükünü taşıyordu. Bu yüzden kürsüden şu soruları sordum:
“Türkiye’de demokrasinin üzerindeki tartışmalar daha önce sona erseydi bugün nerelerde olurduk?”,
“Türkiye çetelerle savaşmayı daha önce yapsaydı nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk?”
Bu sorular bir muhalefet dili değil; gecikmenin stratejik maliyetini ortaya koyan devlet sorularıydı. Çünkü terör, yalnızca güvenlik meselesi değildir; kalkınmayı durdurur, demokrasiyi sakatlar, toplumsal hafızayı zehirler.
Bunu da açıkça kayda geçirmiştim:
“Eğer Türkiye enerjisini, bütçesini, huzurunu, gencecik fidan gibi delikanlılarını teröre kurban etmeseydi bugün nerede olurduk?”
2026’dan bakıldığında bu soru, Türkiye’ye değil; Türkiye’yi yıllarca oyalayan zihniyetlere yöneltilmelidir.
2012’de etnik fay hatları üzerinden yürütülen siyasete karşı şu kayıt düşülmüştü:
“Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle birbirine düşman etmek mümkün müdür?”,
“Horon bizim, Zeybek bizim, Zılgıt bizim.”
Bu satırlar bugün bir köşe yazısının değil, Türkiye’nin sosyolojik tapusunun parçasıdır. Çok kimlikli yapı bir zayıflık değil; doğru yönetildiğinde stratejik derinliktir. Bu yapıyı parçalamaya dönük her söylem, doğrudan devletin bütünlüğünü hedef alan bir güvenlik problemidir.
Konuşmamın en sarsıcı cümlelerinden biri şuydu:
“Annelik siyasetsizdir.”
Bu ifade bugün de cevapsızdır. Çünkü evladını kaybeden annenin kimliği yoktur; acı evrenseldir. Türkiye’yi terörle yan yana getirmeye çalışanlar, aynı annelerin çocuklarını hangi küresel hesapların silahlandırdığını anlatmaktan bilinçli biçimde kaçmaktadır. Bu kaçış, söz konusu söylemlerin ahlaki meşruiyetsizliğini ele verir.
2012’de şu ayrımı özellikle ve ısrarla kurdum:
“Legal yapılanmaları kabul etmeliyiz. İllegal yapılanmaları kabul etmemiz mümkün değildir.”
Bugün bu çizgiyi bulanıklaştıran her yaklaşım, bilerek ya da bilmeyerek şiddetin alanını genişletmektedir. Türkiye’nin duruşu nettir ve yıllar önce ilan edilmiştir: Siyaset meşrudur; terör değildir.
Konuşmanın Suriye bölümünde şu tespit yapılmıştı:
“Uluslararası toplum kararlı bir tutum belirleyemedi. İnsani değerler yara almıştır.”
Bugün geriye dönüp bakıldığında yara alanın yalnızca insani değerler değil; uluslararası sistemin kendisi olduğu açıktır. Türkiye vicdanla baktı, bedel ödedi. Şimdi aynı bedel, güvenlik politikaları üzerinden Türkiye’ye suçlama olarak dönmektedir. Bu, tarihte ilk kez yaşanmıyor.
Bu yazı polemik değildir. Bu yazı savunma değildir. Bu yazı, 2012’de söylenenlerin 2026’da doğrulandığını gösteren bir arşiv belgesidir. Devletler geçici etiketlerle değil; tarihe düşülen notlarla yargılanır. Ve arşivler şunu açıkça söyler: Türkiye, terörün faili değil; en ağır bedelini ödeyen devletlerden biridir.
Yazar Notu:
Bu yazı, 2012 yılında Avrupa’da düzenlenen KOMKAR EU Kongresi’nde davetli konuşmacı olarak yaptığım konuşmadan alınan doğrudan alıntılar ve dönemin stratejik arka planı temelinde, 2026 itibarıyla Türkiye’ye yöneltilen söylemlerin tarihsel ve siyasal bir muhasebesi olarak kaleme alınmıştır.