Geride ne kaldıysa, makyajsız, filtresiz bir şekilde ortada duruyor: Dünya artık bir düzen aramıyor, bir pazarlık yürütüyor.
Kanada Başbakanı’nın sarf ettiği o cümle aslında her şeyi özetledi: “Masada olmazsak, menüde oluruz.” Bu bir metafor değil, bir itiraftır. Küresel sistemin, özellikle orta ve küçük güçler için artık ahlaki bir çerçevesi kalmadığının ilanıdır.
Eskiden Davos’ta “kurallara dayalı uluslararası düzen” konuşulurdu. Bu yıl kimse kuralları sormadı. Herkes maliyeti hesapladı. Kim korunacak, kim feda edilecek? Kim ortak, kim yük?
ABD Başkanı Trump’ın konuşması bu açıdan şaşırtıcı değil, öğreticiydi. Dostluk vurgusu yaptı, ama her cümlenin altında tek bir mesaj vardı: “Önce Amerika, gerisi şartlara bağlı.”
Grönland çıkışı, NATO’ya dair muğlaklıklar, ticaret tehditleri. Bunlar ani çıkışlar değil; uzun süredir şekillenen yeni Amerikan refleksinin açık beyanıdır. Güvence yok, otomatik dayanışma yok, duygusal ittifak yok.
Sadece çıkar var.
Avrupa ise bu tabloda garip bir sessizliğe gömülmüş durumda. Masada oturuyor ama oyunu kurmuyor. Tepki veriyor ama yön vermiyor. Eskiden düzen kurucuydu, şimdi düzeni korumaya çalışan bir aktör.
Bu noktada asıl soruyu sormak gerekiyor: Türkiye bu pazarlığın neresinde?
Türkiye için mesele “Batı mı, Doğu mu” meselesi değildir. Bu, eski ve tembel bir sorudur. Asıl mesele şudur: Türkiye masada mı, yoksa menüde mi?
Tarih bize şunu öğretir: Devletler ahlaka göre değil, çıkarlarına göre hareket eder. Bu yeni bir şey değildir. Yeni olan, bunun artık saklanmıyor olmasıdır.
Türkiye’nin yapması gereken, eski düzenin nostaljisini savunmak değil; yeni gerçekliği soğukkanlılıkla okumaktır. Ne romantik Batıcılık, ne de kör bir karşıtlık.
Denge, akıl ve süreklilik. Devlet geleneği tam da bunun içindir.
Davos 2026 bize şunu açıkça gösterdi: Bu çağda tarafsız kalan değil, geciken kaybeder. Kuralları yazmayan, kurallara maruz kalır.
Ve evet, gerçek artık saklanmıyor: Bu bir dünya düzeni değil. Bu bir dünya pazarlığı.