Sevgili okurlarım,
Size bugün tek bir soru sormak istiyorum: En son ne zaman gerçekten durdunuz? Ama elinizde telefon, zihniniz yapılacaklar listesinde koştururken değil… Gerçekten durmaktan söz ediyorum. İç sesinizi duyacak kadar yavaşlamaktan…
Hayat bazen bizden hep hızlı olmamızı istiyor. Yetişmemizi, üretmemizi, cevap vermemizi, çözmemizi… Sabah alarmıyla başlayan o görünmez koşu, gece başımız yastığa değdiğinde bile tam anlamıyla bitmiyor. Çünkü beden dursa da zihin durmuyor. Ertesi günün planı, eksik kalan işler, söylenmemiş cümleler zihnimizin içinde dönüp duruyor.
Farkında mısınız, artık dinlenirken bile dinlenemiyoruz? Bir kahve molasında telefon ekranına bakıyor, bir yürüyüşte gelen bildirim sesine irkiliyoruz. Sessizlikle aramız açıldı. Oysa insan en çok sessizlikte kendini duyar.
Belki de asıl yorgunluğumuz, hiç durmamaktan geliyor.
Kendimize ayırmadığımız her dakika, içimizde küçük bir eksilme yaratıyor. “Sonra dinlenirim”, “Bu hafta da böyle geçsin”, “Şu işi de bitireyim”… Derken hayat hep ertelenen bir mola haline dönüşüyor. Ama o “sonra” çoğu zaman gelmiyor.
Durmak neden bu kadar zor oldu?
Neden kendimize beş dakikayı bile çok görüyoruz?
Çünkü durduğumuzda hissetmeye başlıyoruz. Yorulduğumuzu, kırıldığımızı, bazen yalnız kaldığımızı fark ediyoruz. Belki de en çok bundan kaçıyoruz. Oysa hissetmek zayıflık değil; insan olmanın ta kendisi.
Bir düşünün… En son ne zaman hiçbir şey yapmadan oturdunuz? Sadece nefes alışınızı dinlediniz? İçinizden geçenleri bastırmadan kabul ettiniz?
Kendimize vereceğimiz beş dakikalık bir mola, sandığımızdan daha büyük bir iyilik olabilir. O beş dakika, günün karmaşasında kaybolan “ben”i yeniden hatırlatır. İçimizde biriken yükleri fark etmemizi sağlar. Belki bir gözyaşı düşer, belki derin bir nefes alırız. Ama hafifleriz.
Çünkü insan, kendini dinlediğinde toparlanır.
Peki biz? Biz ne zaman yetişiyoruz kendimize?
Geçen gün bir anneyle sohbet ediyordum. “Çok yoruldum,” dedi. “Ama neden yorulduğumu bile bilmiyorum.” Bu cümle günlerce zihnimde yankılandı. Çünkü o yorgunluk sadece fiziksel değildi. Uykuyla geçmeyen, tatille azalmayan bir yorgunluktu bu. Duygularını sürekli ertelemenin, ihtiyaçlarını hep ötelemenin yorgunluğu…
Artık sadece bedenimizle değil, zihnimizle de yoruluyoruz. Sürekli düşünüyor, planlıyor, hesaplıyor, yetişmeye çalışıyoruz. Bir kahveyi içerken bile akşam yemeğini planlıyoruz. Parkta otururken ertesi günün programını kuruyoruz. Çocuğumuzu dinlerken bile aklımız yapılacak işlerde oluyor.
Anı yaşamıyoruz. Anı tüketiyoruz.
En son ne zaman bir kahveyi sadece içmek için içtiniz? En son ne zaman bir yürüyüşte gerçekten etrafınıza baktınız? En son ne zaman “Ben bugün ne hissediyorum?” diye kendinize sordunuz?
Çoğu zaman duygularımızı bile erteliyoruz. Üzülmeye vaktimiz yok. Yorulmaya hakkımız yok. Kırılmaya lüksümüz yok. Hep güçlü olmalıyız, hep ayakta kalmalıyız, hep çözüm üretmeliyiz.
Oysa insanız. Ve insan yorulur.
Toplum bize üretmeyi öğretti, başarmayı öğretti, dayanmayı öğretti. Ama durmayı öğretmedi. Durmak sanki zayıflıkmış gibi anlatıldı. Oysa durmak vazgeçmek değildir. Durmak, fark etmektir. İç dünyamızla temas etmektir.
Kendimizi dinlemediğimizde beden konuşmaya başlar. Geçmeyen baş ağrıları, sabah dinlenmeden uyanmalar, sebepsiz tahammülsüzlükler, ani ağlama isteği… Bunlar tesadüf değildir. Bunlar içimizin “Beni duy” çağrısıdır.
Özellikle anneler çok iyi bilir… Gün içinde herkesin ihtiyacına yetişirken kendi ihtiyacını en sona bırakmanın ne demek olduğunu. “Önce çocuklar”, “önce eş”, “önce iş”… Peki ya “önce ben” demek neden bu kadar zor?
Kendimize zaman ayırdığımızda suçluluk hissediyoruz. Sanki bencillik yapıyormuşuz gibi. Oysa kendine iyi bakmayan birinin başkasına gerçekten iyi gelmesi mümkün mü? Yorgun bir kalp ne kadar sabırlı olabilir? İç dünyası ihmal edilmiş bir insan ne kadar güçlü kalabilir?
Kendimizi dinlemek büyük organizasyonlar gerektirmez. Saatlerce inzivaya çekilmek zorunda değiliz. Bazen küçük bir defter alıp içimizden geçenleri yazmak yeter. Bazen yarım saat telefonsuz bir yürüyüş… Bazen sadece beş dakika sessizce oturmak…
Küçük ama gerçek anlar.
Çünkü kendini dinleyen insan başkasını da daha sağlıklı dinler. Kendini anlayan insan çocuğunu da daha iyi anlar. Kendine şefkat gösteren insan çevresine de daha yumuşak olur.
Biz çoğu zaman dış dünyayı düzeltmeye çalışıyoruz. Çocuklarımız daha mutlu olsun, evimiz daha düzenli olsun, işimiz yolunda gitsin… Oysa iç dünyamız da ilgiyi hak ediyor.
Belki de bugün kendinize şu soruyu sorun: “Ben gerçekten nasılım?” Ve lütfen otomatik bir cevap vermeyin. “İyiyim” deyip geçmeyin.
Belki yorgunsunuz. Belki kırgınız. Belki sadece anlaşılmak istiyorsunuz.
Bunları kabul etmek zayıflık değil; farkındalıktır. İyileşmenin ilk adımıdır.
Hayat, sürekli başkalarına yetişmekten ibaret olmamalı. Bazen kendimize yetişmemiz gerekir. Çünkü insan kendini ihmal ettiğinde, içindeki boşluk büyür. Ve o boşluğu hiçbir başarı, hiçbir takdir, hiçbir kalabalık dolduramaz.
Bugün küçük bir adım atın. Kendiniz için. Belki bir kahve… Belki kısa bir yürüyüş… Belki sadece sessiz bir beş dakika…
Ama bilin ki o beş dakika, kendinize verdiğiniz değerin başlangıcı olabilir.
Sevgili okurlarım, kendimizi dinlemek lüks değil, ihtiyaçtır. Kendimize zaman ayırmak bencillik değil, sorumluluktur. Çünkü biz iyi olursak, dokunduğumuz her şey biraz daha iyi olur.
Ve belki de asıl soru şudur: Hayat bu kadar hızlı akarken, biz kendimizi daha ne kadar erteleyeceğiz?
Sevgiyle kalın.