Kasa Galeri, 9 Ocak – 20 Şubat 2026 tarihleri arasında, zamanı yalnızca ölçülen bir akış olmaktan çıkarıp hissedilen, bastırılan ve geri çağrılan bir olguya dönüştüren çarpıcı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Nazlı Pektaş küratörlüğünde gerçekleşen “Zaman Kasası”, Yeşim Özkan ve Abdullah Güler’in üretimlerini ortak bir hafıza hattında buluşturuyor. Bu sergi, izleyiciyi geçmişe bakmaya değil; geçmişle yüzleşmeye davet ediyor.
“Zaman Kasası”, zamanı kronolojik bir ilerleme olarak değil; silinmiş mekânların çatlaklarında, susturulmuş anlatıların boşluklarında dolaşan bir duyu alanı olarak kurguluyor. Sergide zaman; kaçıp giden değil, saklanan, bastırılan ve bir noktada yeniden yüzeye çıkan bir varlık olarak karşımıza çıkıyor. Galerinin kendisi, bu anlamda bir sergi mekânından çok, zamana karşı tutulmuş bir kasa hâline geliyor.
Yeşim Özkan’ın üretimleri, “yer” kavramını sabit bir coğrafi koordinat olmaktan kurtarıyor. Sanatçı; resimler, bozulan haritalar ve toprakla doldurulmuş kutular aracılığıyla, ismi silinmiş, yeri bilerek kaydırılmış mekânların izini sürüyor. Özkan’ın haritaları yol tarif etmez; aksine kaybolmayı, yerinden edilmeyi ve orada olamamanın bıraktığı izi görünür kılar.
Toprak ve kınayla şekillenen yüzeyler, haritayı kâğıt olmaktan çıkarıp yaşayan bir bedene dönüştürür. Kına, kültürel belleğimizdeki ritüel gücüyle; toprak ise ağırlığı ve sessizliğiyle bu yüzeylerde birleşir. Ortaya çıkan şey bir belge değil, dokunulabilir bir hafıza katmanıdır. Özkan, izleyiciye şunu sorar: Bir yer nerede başlar, nerede unutulur?

Abdullah Güler’in disiplinlerarası üretimi ise belleğin gündelik nesnelerle kurduğu ilişkiyi ters yüz eder. Video, sanatçı kitabı, tabelalar ve kerpiç tuğlalar üzerinden kurulan anlatıda öne çıkan güvercin figürü; bir haberci, bir taşıyıcı ve aynı zamanda bir kayboluş metaforu olarak belirir. Güler, belleğin hangi noktalarda kesintiye uğradığını bu sessiz tanık üzerinden sorgular.
Sanatçının doğduğu kent Mardin, bu anlatının merkezinde yer alır. Güler, kentin turistik bir imgeye indirgenerek “müzeleştirilmesini” eleştirir ve bu steril anlatının ardındaki gerçek dokuyu galeriye taşır: pişmemiş toprak, yani kerpiç. Burada kerpiç bir yapı malzemesi değil; çatlayan, nefes alan ve zamanın izini üzerinde taşıyan birer karşı-arşiv olarak konumlanır.
“Zaman Kasası”, bireysel hafıza ile kolektif bellek arasındaki geçirgen sınırda dolaşır. Nelerin görünür kılındığı, nelerin bilinçli olarak silindiği sorusu serginin omurgasını oluşturur. Hatırlama, bu sergide bir kayıt tutma eylemi olmaktan çıkar; taşıma, saklama ve yeniden inşa etme sürecine dönüşür.
Özkan ve Güler, toprağın, kınanın ve kerpicin maddeselliği üzerinden tarihin kenarında bırakılmış hafıza fragmanlarını bugünün “şimdi”sinde düğümler. Bu düğüm, izleyiciyi rahatlatmaz; aksine düşünmeye, durmaya ve yüzleşmeye zorlar.
“Zaman Kasası”, geçmişi romantize eden bir nostalji alanı değil; bugünü sorgulayan bir yüzleşme zemini sunar. Zaman burada korunmaz, kilitlenmez; açıldığında içinden toprak dökülen, sessizlik çıkan, çatlaklar fısıldayan bir kasaya dönüşür.
Kasa Galeri’de açılan bu sergi, izleyiciyi yalnızca görmeye değil, hatırlamanın sorumluluğunu almaya çağırıyor.