Art On İstanbul’da 7 Şubat – 7 Mart 2026 tarihleri arasında görülebilecek sergi, bir sergiden çok, duyusal ve zihinsel bir geçiş alanı olarak kurgulanıyor.
Adalı’nın işleri, yalnızca görülen değil, hissedilen bir şeye dönüşüyor. Tıpkı Pinot Gallizio’nun endüstriyel üretim bantlarını andıran resimleri ya da Niki de Saint Phalle’ın savaş izlerini taşıyan vurulmuş tuvalleri gibi, bu sergide de kişisel olan kolektife, beden belleği tarihsel hafızaya sızıyor. Resim yüzeylerinden taşan nesneler, sarkan avizeler ve yankılanan sesler; gündelik hayatın iç ve dış seslerini görünür kılıyor.
Bir zarf bir eve, bir asma kilit bir lahite, bir tapınağa dönüşmek üzereyken… Adalı, nesneleri zamanın akışında, tam dönüşmeden önceki o kırılgan anda yakalıyor. Trans hâlindeki bu nesneler, izleyiciyi sabit anlamlardan koparıp sürekli devinen bir algı alanına sürüklüyor.
Serginin merkezinde “eşikte var olma” hâli duruyor. Ne tamamen içeride ne dışarıda, ne geçmişte ne gelecekte… Botanik ve bedensel metaforlarla kurulan bu dünya, izleyiciyi temel bir soruyla baş başa bırakıyor: Köklenmek mi, çürümek mi?
Yağlıboya resimler; bahçeler, domino taşları, boks torbaları ve telefon ahizeleriyle genişleyerek çok katmanlı bir oyuna dönüşüyor. Mecaz ile gerçek, düş ile uyanıklık arasındaki sınırlar bilinçli olarak bulanıklaştırılıyor.
Bu tekinsiz bahçenin içinde bir de küçük kulübe yer alıyor. Kiliselerdeki günah çıkarma kabinlerini anımsatan bu alan, izleyicinin anonim olarak rüyalarını anlattığı, ses kayıtları bıraktığı bir eşik mekânı. Bu kayıtlar, her Cumartesi günü sergiye performatif bir boyut kazandırıyor. Rüyalar çoğaldıkça bahçe, uyanıklık ile düş arasında salınan kolektif bir bilinç alanına dönüşüyor.
Adalı’nın pratiği; hem toprağın hem de ruhun zemininin oyulduğu bir çağda, stabilite arayışını merkeze alıyor. Hiperdinamik bir dünyada yön, yer ve anlam bulma çabası; serginin görünmeyen ama hissedilen omurgasını oluşturuyor. “Haz ile Göklenir Dünya”, unutma ve hatırlamayı, zamanın akışını ve bedensel farkındalığı yoğun bir duyusal deneyimle ele alıyor.
Bu sergi, izleyiciyi açıklanmış bir sona değil; kendi eşiklerine bırakıyor. Acılarla hazların, rüyalarla uyanışların tam ortasında… Biraz büyülü, biraz rahatsız edici, ama kaçınılmaz biçimde içine çeken bir bahçenin yamacında.