KÜMEDER Engelli Hakları ve Erişilebilirlik Komisyonu Başkanı, eğitimci yazar ve Disleksi ile Oyun Terapisi Uzmanı Dilek Yıldırım, artı5tv’ye konuştu. Yıldırım, disleksi gerçeğinden oyun terapisine, eğitim sisteminden aile tutumlarına kadar pek çok başlıkta çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
-Son dönemde “Disleksi bir zeka sorunu değil, sistem sorunu” diyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?
Dilek Yıldırım:
Disleksi bir öğrenme farklılığıdır, zeka geriliği değildir. Ancak Türkiye’de bu çocuklar hâlâ “tembel” ya da “başarısız” olarak etiketleniyor. Asıl sorun çocukta değil; tek tip müfredatta ve tek tip ölçme anlayışında. Eğitim sistemi farklı öğrenen çocukları görmezden geliyor.
-Disleksi tanısı geç konulduğunda çocukları nasıl bir tablo bekliyor?
Dilek Yıldırım:
Akademik kayıptan çok daha ağır olan psikolojik yıkımdır. Çocuk kendini yetersiz hissetmeye başlıyor, özgüveni zedeleniyor ve okuldan kopuyor. Tanı geciktikçe “Ben aptalım” düşüncesi yerleşiyor. Bu, bir çocuğa yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
-Bu ifadeniz çok konuşuldu. Neden sessiz bir engellilik?
Dilek Yıldırım:
Çünkü bu çocuklar bağırmaz, kendini savunmaz. Ne engelli statüsünde değerlendirilirler ne de gerekli destekleri alırlar. Görünmezler. Ama iç dünyalarında çok büyük bir mücadele verirler. Sessizdirler çünkü kimse onları gerçekten dinlemez.
-Oyun terapisi toplumda yeterince doğru biliniyor mu?
Dilek Yıldırım:
Hayır. Oyun terapisi sadece oyun oynatmak değildir. Oyun, çocuğun dili ve kelimesidir. Konuşamayan çocuk oyunla anlatır. Travmasını, korkularını, bastırdığı duygularını oyun yoluyla ifade eder. Biz yetişkinler bunu çoğu zaman yaramazlık sanıyoruz.
-“Her yaramaz çocuk aslında bir çığlık atıyor” dediniz. Bunu biraz açar mısınız?
Dilek Yıldırım:
Davranış bozukluğu dediğimiz şey çoğu zaman bastırılmış duyguların dışa vurumudur. Ceza verdiğinizde davranışı bastırırsınız ama sorunu çözmezsiniz. Oyun terapisi ise çocuğun iç dünyasına güvenli bir kapı açar.
-Günümüzde çocukların ekranla büyümesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dilek Yıldırım:
Tablet çocuğu susturur ama iyileştirmez. Ekran duyguyu bastırır. Oyun ise iyileştirir. Sürekli ekranla oyalanan çocuklar duygularını tanımayı öğrenemiyor. Sonra “Neden bu çocuk içe kapanık?” diye soruyoruz.
-Eğitim sistemini en çok hangi noktada eleştiriyorsunuz?
Dilek Yıldırım:
Farklı olanı öğüten bir sistemimiz var. Disleksi, dikkat farklılığı, duygusal travmalar sınıf içinde hesaba katılmıyor. Notlar her şeyin önüne geçiyor. Oysa notlar çocuğun ruh sağlığını ölçmez.
-Bu etiket çocuklarda nasıl bir iz bırakıyor?
Dilek Yıldırım:
Çocuk etiketlenirse o etikete dönüşür. “Başarısızsın” denilen çocuk bir süre sonra denemeyi bırakır. Oysa çoğu çocuk başarısız değil; sadece yanlış yöntemlerle değerlendiriliyor.
-Bu alandaki en büyük sorun nedir?
Dilek Yıldırım:
Oyun terapisi hâlâ bir lüks gibi görülüyor. Parası olan çocuklar erişebiliyor, diğerleri ise kaderine terk ediliyor. Oysa bu bir psikolojik ilk yardımdır ve her çocuğun hakkıdır.
-Ailelere özellikle ne söylemek istersiniz?
Dilek Yıldırım:
Çocuğunuz suskunsa, içe kapanıksa, öfkeli ya da aşırı hareketliyse bunu “geçecek” diye görmezden gelmeyin. Çocuklar konuşmaz, davranışlarıyla anlatır. Onları duymayı seçin.
-Topluma vermek istediğiniz ana mesaj nedir?
Dilek Yıldırım:
Çocuklar sorunlu değil, anlaşılmıyor. Disleksi bir eksiklik değil, farklılıktır. Oyun bir eğlence değil, iyileşme alanıdır. Eğitim sistemi değişmezse, kaybeden yine çocuklar olacaktır.
