ABD, "demokrasi" söyleminin arkasına saklanarak Venezuela'ya askeri saldırı düzenledi, Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu eşiyle birlikte zorla ülke dışına çıkardı. Bu hamle, tarihe açık bir devlet başkanı kaçırma operasyonu olarak geçti.
Saldırıyla birlikte Karakas semalarında patlamalar yankılandı. Elektrikler kesildi, iletişim çöktü, sokaklar paniğe teslim oldu. Tanklar, savaş uçakları ve özel birlikler eşliğinde başkentin kalbine giren ABD güçleri, bir ülkenin seçilmiş liderini kendi toprağında hedef aldı. Latin Amerika, tarihinin en utanç verici gecelerinden birine daha tanıklık etti.
ABD Başkanı Donald Trump, saldırıyı bizzat doğruladı. Kameraların karşısına geçen Trump, operasyonu "büyük çaplı ve başarılı" olarak nitelendirdi. Maduro ve eşinin yakalanarak ABD kontrolüne alındığını duyuran bu açıklama, diplomasi tarihine kara bir itiraf olarak geçti. Beyaz Saray, artık gizlenme gereği bile duymuyordu.
Washington yine bildik senaryoyu sahneye koydu. "Demokrasi", "özgürlük" ve "insan hakları" söylemleri eşliğinde bombalar patladı, bir ülke kaosa sürüklendi. Ancak ortaya çıkan tablo nettir: Bu bir kurtarma değil, açık bir işgal ve zorla adam kaçırma operasyonudur. ABD, gücünü hukukun üstünde gören anlayışını bir kez daha tüm dünyaya ilan etti.
Bu görüntüler yabancı değil. Takvimler Aralık 1989'u gösterdiğinde de benzer bir gece yaşanmıştı. Hedef yine Latin Amerika'ydı. ABD, Panama'yı işgal etmiş, Devlet Başkanı Manuel Noriega'yı tutuklayarak ülkesinden zorla kaçırmıştı. Bugün Maduro'ya yapılan, dün Noriega'ya yapılmıştı. Aradan geçen onca yıla rağmen ABD'nin refleksi hiç değişmedi.
Maduro vakası, tarihe ABD'nin ikinci büyük "devlet başkanı kaçırma" olayı olarak geçti. Noriega'yı Miami'ye götürüp kendi mahkemelerinde yargılayan zihniyet, bugün aynı yöntemi Venezuela'da uyguladı. O dönem "uyuşturucuyla mücadele" bahanesi vardı, bugün ise "demokrasi". Değişmeyen tek şey, zorbalıkla yazılan Amerikan reçetesi oldu.
ABD, Panama işgalinde "vatandaşlarını koruyoruz" demişti. Venezuela'da da benzer gerekçeler öne sürüldü. Oysa sonuç hep aynı: Yıkılan şehirler, travmaya sürüklenen halklar ve zincirlenmiş liderler… Manuel Noriega yıllarını ABD ve Avrupa hapishanelerinde geçirmiş, ömrünü demir parmaklıklar ardında tamamlamıştı. Şimdi dünya aynı karanlık senaryonun Maduro için de yazıldığını konuşuyor.
Yaşananlar karşısında uluslararası kurumlar sessiz, hukuk çaresiz. Bir süper gücün dilediği ülkeye girip devlet başkanını kaçırabildiği bir düzende, "egemenlik" sadece kağıt üzerinde kalıyor. Karakas'ta yükselen dumanlar, aslında tüm dünyaya yöneltilmiş bir tehdidin simgesi oldu.